Dünya Bankası müdürü, ABD ve öteki gelişmiş ülkelere yüksek faizin, “politika” faizindeki hızlı artışın durdurulmasını tavsiye etti. Politika faizi; merkez bankası faizidir. Resmi faizdir. Piyasa faizi ise özel bankaların uyguladıkları reel (gerçek) faizdir. Politika faizi arttığında piyasa faizi köpürür. Yani reel faiz, kredi maliyetini derinden etkiler. İş yapacağım… mal veya hizmet üreteceğim ama, faiz yüksek olursa nasıl kredi çekebilirim? Kısacası, faiz yükseldikçe üretim azalır. Üretimin azalması demek de işsizliğin azalması demektir. Sofradaki ekmek azalır. Yoksulluk artar. İşte… bu koşullarda olan olur… ekonomik daralma, yani resesyon uç verir.
Sayın Erdoğan başından beri politika faizinin düşürülmesini savunuyor. Ama dinleyen kim? Bu konuda özellikle kaç merkez bankası müdürü, kaç bürokrat değişti. Evet… yüksek faiz politikası kısa bir süre için döviz artışını firenler. Ama aynı sorun kısa zamanda katlanarak tekrar gündem alır. Türkiye bu filmi 70 yıldan beri seyretmektedir. Çünkü biz sanayileşme kervanına geç katılan ülkeler arasındayız. Sanayileşme hareketi geç başladığı için de dünya çapında “marka” ürünlerimiz yok. Bu nedenle dışarıda üretim yapan büyük sermaye gurupları yaratamadık. Güney Kore bile bizden sonra yola çıktı. Ama Samsung’lar yarattı… Hundai’ler yarattı. Biz ise Avrupa’ya yakın olduğumuzdan mıdır, nedir… batı sermayesinin “arpalığı” olduk. Batı sermayesine “bağımlı”yız. Orta-Doğu ve Müslüman Afrika’ya 400 yıl hükmeden Osmanlının torunları olduğumuz halde, o zengin coğrafyaya bile sahip çıkamamışız. “Arap” sözcüğünü duyunca bizim batıcıların tüyleri hala diken diken oluyor. “Şirketlerimiz Afrika’ya gidiyor” dediğimizde: “Ne işimiz var Afrika’da?” diye isyan ediyorlar. Biz “yeni sömürgecilere” yamanmayı kurtuluş sanan cahil bir milletiz. “Yabancı sermaye gelsin” diye dışa el açıyoruz. Halbuki : “Türkiye sermayesi dışa açılsın, özellikle de ESKİ OSMANLI COĞRAFYASI’nın zenginliklerine sahip çıksın” diye çırpınmalıyız. Örnek mi? Geçtiğimiz hafta Libya ile büyük bir ekonomik anlaşma imzaladık. Bu bir “milat”tır.
Bizim ekonomistler, bilim çevreleri hala 20.nci yüzyılda yaşıyor. Oysa ki, tarih öyle hızlı ilerliyor ki, 20.nci yüzyıl 22 değil, 222 yıl gerilerde kaldı. Yani kapitalizm aşıldı. “Libe ralzm” eskidi. Dünya değişiyor… eski bilimler değişiyor. Bizim akademisyen, bilim adamı ve siyasetçilerin hepsi 20.nci yüzyılda yetişti. Ama AK Parti “21.inci” yüzyılın partisidir. Sayın Erdoğan: “Ben ekonomistim” diyor… fakat troller: “Diploman nerede? Sen imam bile olamazsın” diye saldırıyor. Dünya Bankası müdürü ise başta ABD olmak üzere, öteki bütün gelişmiş kapitalist ülkelerin merkez bankalarına: “Türkiye’yi izleyin” diye tavsiyede bulunuyor.
2008 Resesyonu (ABD Mortgage Krizi) yeniden hortlayacak. Dolar konusunda sonsuz imtiyazlara sahip ABD belki de bu fırtınadan aşırı etkilenmez. Ama dünya ekonomisi felç olacak. Ağır bir enerji krizi yaşayacağı için Avrupa kıtası inanılmaz depremlerle sarsılacak. Ben, bu krizin “gel-geç” bir kriz olmadığını iki yıldan beri yazıyorum. Pandemi, Ukrayna-Rusya savaşı ve enerji krizlerinin ardı ardına sahne almalarını “büyük alt-üst oluş”un parçası olduğuna inanıyorum. Büyük alt-üst oluş ise ne yapıp yapıp “yeni dünya düzeni”ne geçmek demektir.
İşsizlik, şimdiden dünyayı etkiliyor. Çünkü dijital dönüşümler, robotik teknoloji ve yapay zeka gibi yeni dinamikler ücretli kol emeğini, yani “vasıfsız işçi”yi üretim dışı ediyor. Turizm, lokantacılık ve eğlence yeri gibi hizmet işletmeleri olmasa kitleler zaten yiyecek ekmek bulamayacak. Kısacası, önümüzdeki yıllar, insanlığın “kolay” yaşayacağı yıllar olmayacak.
Bütün bu olumsuzluklara rağmen Türkiye ekonomisi doğru yoldadır. Faiz politikalarıyla cari fazla yaratılmaz, dövizdeki sert yükselişler önlenmez ama, ekonomimiz “en az” hasarla tehlikeleri atlatıyor. En çok ihracat yaptığımız ABD ve AB ülkeleri sıkıntılı günler yaşayacaklar… reses yon o ekonomileri kasıp kavuracak ama yine de biz en az hasarla “dimdik” ayakta kalacağız. Hatırlayalım 2008 Krizi de Türkiye’den “teğet” geçmişti. Bu sefer de bizi resesyondan “üretim- ihracat- istihdam” politikası kurtaracaktır. Çünkü ülkemiz bu politikayla “yıkıcı” bir işsizlik yaşamayacaktır.