Dünya olağanüstü süreçlerden geçiyor. Türkiye inanılmaz bir enflasyon kıskacında. Ülkemizin ciddi biçimde dolarizasyon sorunu var. Dünya gerek ekonomi, gerekse siyaset açısından derin bir “alt-üst oluş” süreci yaşıyor. Tablo gerçekten karanlık. Hatta bunalım gün geçtikçe tehlike sinyalleri veriyor. Bu yazımda sözü fazla uzatmadan, doğrudan enflasyon konusuna gireceğim.
Kapitalist teoriye göre enflasyon arz/talep dengesinin bozulmasından ya da “üretim maliyeti”nin artmasından kaynaklanır. Fakat günümüz enflasyonunu “cari açık” tetikliyor. Eski yazılarımda değindiğim gibi yine üstüne basa basa tekrarlıyorum… cari açık yalnızca ihracatla ithalat arasındaki fark değil, ülkeye giren dövizle ülkeden çıkan bütün döviz kalemleri arasındaki farklılıktır. Dikkat edilirse son aylarda ihracat fazlası gerçekleşiyor. Ama sadece ihracat fazlasından elde ettiğimiz döviz devede kulak kalıyor, ülkeden çıkan döviz miktarını karşılamıyor. İşte… bu durumda, maalesef: “Cari açığı kapattık” diyemiyoruz.
Örneğin, turizm gelirlerini ihracat gibi ele alamayız. Yurt dışında çalışan işçilerimizin ya da müteahhitlik ve benzeri işlerden kazanıp ülkeye getirdikleri dövize de ihracat girdisi diyemeyiz. Kısacası, ülkeye giren bütün girdiler gibi ülkeden çıkan döviz kalemleri de çeşitlidir. Bu nedenle cari açık derken giren-çıkan döviz miktarlarının hepsi birlikte ele alınmalıdır.
Enflasyonu doğuran temel neden cari açıktır. Yani ülkeden “çıkan” dövizin, giren dövizden fazla olmasıdır. Dışarıya fazla döviz çıktığında, içeride dövize talep artar. Yani ithalatçılar ya da dövizle iş yapan çevreler dövize hücum eder. Bu durumda doğal olarak döviz fiyatları yükselir. Dövizin yükselmesi demek milli paranın kan kaybetmesi, değerinin düşmesi demektir. Örneğin, Alman ekonomisinin böyle bir sorunu yoktur. Çünkü Almanya’nın döviz stokları inanılmaz derecede güçlüdür. Dışardan Almanya’ya giren döviz akıl almayacak kadar fazladır. Bu fazlalık hem Almanya’nın dışarıya sattığı aşırı ihracattan hem de dünyaya dağılan ve bütün ülkelerde bizzat üretim yapan Alman firmalarının Almanya’ya taşıdıkları girdilerden kaynaklanır. Türkiye’de Mercedes-Benz, BAYER, Bosch, Wolksvogen vb… gibi 23 adet büyük Alman firması üretim yapmaktadır. Bu firmalardan örneğin Bosch’un 20 kadar yan şirketi vardır. Bununla da yetinmeyen Bosch öteki şirketlerden hisse senedi alarak onlarca firmaya da ortak olmuştur. Türkiye’ye 130 yıl önce gelen bu firmanın 2021 yılı sonu NET KARI 78,7 milyar eurodur. Bosch bu paranın hemen hemen hepsini ülkesine taşıyor. Türkiye’de iş yapan Alman firmalarının en küçüğü Adidas ve Nivea’dır. Ayrıca ülkemizde yalnız Almanlar değil, ABD, İngiliz, Fransız, Japon ve Güney-Koreli onlarca firma cirit atmaktadır.
Şimdi eğri oturalım doğru konuşalım… enflasyon canavarıyla boğuşmak Türkiye’nin kaderidir. Çünkü bizim ekonomimiz asla ve asla “cari fazla” vermez, veremez. Yalnızca petrol ve doğal gaza yılda 100 milyar dolar ödeyen bir ekonomi nasıl “cari fazla” verebilir? Biz geç de olsa “üretim-ihracat- istihdam” modeline geçtik. Çok çok güzel!… Ama yetmez! Çünkü yalnızca Bosch yılda dışarıya 78,7 milyar dolar “euro” kaçırıyorsa varın öte yanını siz düşünün. Türkiye’yi adeta ahtapot gibi saran bu firmaların kendi ülkelerine taşıdıkları dövizden kimse söz etmiyor. Yabancı sermayeyi küstürmeyelim, yabancı yatırımcıya ihtiyacımız var… sıcak paraya ihtiyacımız var vs… vs… diyorlar.
Bundan böyle ülkemize yatırım amacıyla dış sermaye gelmez. Çünkü sanayi devrimi ya da kapitalizm aşıldı. Reel üretim, yani sanayi üretimi kapitalizmin sorunuydu. Artık “dijital” üretim devreye giriyor. Robotik teknoloji, yazılım, programlama, yapay zeka devreye giriyor ve bu yeni teknolojileri artık herkes üretiyor, üretecek. Bakınız, Türkiye bile şimdiden dünyada isim yapan “marka” ürünler üretmeye başladı. Örneğin, İHA ve SİHA’lar. Türkiye’nin otomobil ve buzdolabı yapacak, gripin üretecek firmalara, yani yabancı sermayeye gereksinimi kalmamıştır. Bu tür konular 20.nci yüzyılın sorunuydu. “Sanayileşme” sürecinin sorunlarıydı. Almanya kadar olmasa da artık biz de sanayileştik.