Çoğulcu demokrasi dediler… toplumun her kesimi yönetimde söz sahibi olacak dediler. Parlamenter sistem türküleri çığırdılar. Demek ki, yarışa çok hızlı başlamışlar ki, giderek yorgunluk belirtileri görülüyor ve bizim Averenlinin: “… … vızılıyo… vızılıyo, bal yapamıyo” dediği gibi, toplanıyor… toplanıyor dağılıyorlar. Toplantılardan elle tutulan, gözle görülen somut bir sonuç alınamıyor.
Her ne kadar resmi bir açıklama yapılmamışsa da kesin aday Kılıçdaroğlu olmalıdır. Çünkü çok büyük bir sürpriz yaşanmazsa başkanlık koltuğu Sayın Kılıçdaroğlu’nun hakkıdır. Bakmayın siz “altılı”ların desteksiz attığına. Çünkü mevcut yasalara göre parlamenter sisteme dönüş asla ve asla olası değildir. Muhalefet alamaz ama, diyelim ki, 50 + 1 oy aldı ve hükümet kurmaya hak kazandı. Muhalefet partileri meclisin altıda dördünü, yani 400 milletvekilini kazanmadıkça parlamenter sisteme “doğrudan” geçilemez. Ya da azından 370 koltuk kazanmalılar ki, o durumda da konuyu halkın onayına, referanduma sunabilirler. Ama bu iki ihtimalin ikisinin de gerçekleşme olasılığı yoktur. Bu nedenledir ki, muhalefet başından beri türkü çığırmaktan, umut dağıtmaktan öte gidemiyor.
Gelelim Kılıçdaroğlu’nun adaylığı konusuna… Millet ittifakının en büyük, en fazla oy alan partisi elbette CHP’dir. Bu nedenledir ki, cumhurbaşkanı adayı kesinlikle CHP’li olmalıdır. Ama bu CHP’li sıradan bir CHP’li olamaz. Hatta İstanbul Belediye Başkanı da dahil bir belediye başkanı devlet yönetemez. Çünkü seçilecek cumhurbaşkanı aynı zamanda “hükümetin başı” olacak, kabineyi kuracak ve azından “beş yıl” devleti yönetecektir. Millet ittifakının ileri gelenleri işkembeden atıyor. En fazla “iki yıl” içinde parlamenter sisteme geçeceklerini iddia ediyorlar. Yukarıda sıraladığımız teknik nedenlerden dolayı, bundan böyle parlamenter sisteme geçmek hayaldir. Seçilen cumhurbaşkanı mevcut yasalara göre “yetkilerini” bir başkasına devredemez. Örneğin, Mansur Yavaş cumhurbaşkanı seçilse, hükümeti, bakanlar kurulunu kurma yetkisini Meral Akşener’e devredemez. Akşener’i “başbakan” atayamaz. Mevcut seçim yasasında, anayasada… öteki yasaların hiç birisinde böyle bir hüküm yoktur.
Kısacası, cumhurbaşkanlığı sisteminde herkesten çok elini taşın altına, seçilecek cumhurbaşkanı koyar. Çünkü seçmenlerin en az % 50 +1’i: “Bu görevi sana veriyorum. Ülkeyi beş sene sen yöneteceksin” diyor. Başbakanlık sisteminde ise, meclise hangi parti ya da partiler daha çok milletvekili gönderirlerse, hükümeti o partiler kuruyordu. Fakat hükümetin teşekkülünü “sermaye sınıfı”, yani burjuvazi belirliyordu. Evet… halk serbest seçimlerle kendi temsilcilerini meclise gönderiyordu ama, asıl gerçek seçim ondan sonra devreye giriyor, sermaye sınıfı (örn. TUSİAD) ken disine en iyi hizmet edecek kişileri “bakan” olarak belirliyor ve başbakana dikte ettiriyordu. Velhasıl ülkeyi halk değil, aslında onlar yönetiyordu. Ama cumhurbaşkanlığı sistemiyle bu oyun bozuldu. Bugün hükümeti, yürütme organını burjuvazi değil, halk “doğrudan” seçmektedir. TUSİAD’ın Sayın Erdoğan’ı sevmemesinin temel nedeni budur.
Bu anlamda Türkiye Cumhurbaşkanlığı Seçim Sistemi, dünyanın en ileri “başkanlık sistemi”dir. Yani Türk seçim sistemi ABD başkanlık sisteminden de ileridir. Çünkü ABD Federe Devletleri toplam 56 öz delege seçip Vaşington’a gönderiyor. O delegeler de Başkanı seçiyor. Bizde ise seçim son derece “demokratik”tir. Halk kendisini yönetecek yürütme organını “doğrudan” seçmektedir. Onun içindir ki, başbakanlık sistemine göre cumhurbaşkanlığı sistemi, batı demokrasisinin “üst-ligi”dir.
Başkanlık sistemini karalamakta muhalefet birbiriyle yarış ediyor. Başkanlık sisteminde “kuvvetler ayrılığı” ilkesinin çalışmadığını iddia ediyorlar. Oysa ki, başbakanlık sisteminde de yasa tasarılarını hükümet hazırlar, mecliste tasarı lehinde, aleyhinde görüş bildirilir ve sonunda oylamaya gidilerek yasa yapma süreci tamamlanırdı. Cumhurbaşkanlığı sisteminin “eksikleri” vardır. Çünkü taşlar süreç içinde yavaş yavaş yerine oturacaktır. Ama asla ve asla geriye gidiş gerçekleşmeyecek, başbakanlık sistemine geri dönülme yecektir.