Hayatını Belçika’da idame ettiren ozanlarımızdan birisi de hemşehrimiz Mustafa Avşar’dır. Adını zaman zaman “Ozan Avşar” olarak da tapşırmış olan Mustafa, 10 Ekim 1968 tarihinde Ali ve Satı Avşar çiftinin oğlu olarak Afyonkarahisar ilinin Bolvadin ilçesine bağlı olan Özburun kasabasında dünyaya gelmiştir. Dört kardeşi bulunan Avşar, 1988’de Selma Eryörük Avşar ile evlenmiş, 1998’de askerlik görevini yerine getirmiştir. 1970’li yılların başında henüz eğitim hayatı başlamadan, ailesi ile birlikte Belçika’ya göç eden Avşar, burada çeşitli okullarda temel eğitimini tamamladıktan sonra 1988’de Carels Meslek Lisesi’nden mezun olarak kaportacılık mesleğini icra etmeye başlamıştır. 1985’te Gent şehrinde kurulan Türk Ocağı’nın kurucu üyeleri arasında bulunan Avşar, Belçika Türk Federasyonu Yönetim Kurulu üyesi olarak görev yapmıştır. Okuma yazmayı öğrenmeye başladığı yıllarda babasının Türkiye’den getirdiği kitapları okuyarak Türk şiiri ve edebiyatı ile ilgilenmeye başlamıştır. Kendi ifadelerine göre erken yaşlarda bu kitaplarla tanışması onun şiir ve müzikle uğraşmasının altında yatan en önemli etkendir. 2002’ye kadar kaportacılık mesleğiyle uğraşan Avşar, şiir ve müzikle ilgili çalışmalarını daha elverişli bir biçimde sürdürebilmek amacıyla 2002’de bir müzik evi açarak geçimini bu meslekle sürdürmeye başlamıştır. Avşar’ın şiir ile olan ilişkisi erken dönemlerde, saz ile olan ilişkisi de 1980’li yılların sonlarında başlamıştır. Babasından kalan sazı çalmaya başlayan Avşar’ın kendi ifadelerine göre, özellikle son 15 yıl içerisinde müzisyenliğinin şairliğine ağır bastığını söylemek mümkündür. Pek çok Belçikalı müzisyenle ortak projelerde çalışan Avşar, Muzikantenhuis VZW adlı müzik evinde başkan olarak çalışmalarını sürdürmektedir. 2008 ve 2015 yılları arasında Belçikalı halk ozanı Willem Vermandere ile birlikte pek çok festival ve organizasyonda birlikte sahne alan Avşar, folklorun evrensel barışın sağlanmasında araç olarak kullanılması gerektiğini düşünmektedir. Bu amaç doğrultusunda içlerinde pek çok ünlü sanatçının bulunduğu projelerde aktif olarak çalışmalarını sürdürmektedir. 1975’den bu yana Belçika’nın Gent kentinde yaşayan Avşar; Satı, Gülistan, Aslıhan ve Arda adlarında dört çocuk ve iki de torun sahibi olarak yaşantısını sürdürmektedir. Kırk civarında şiiri bestelenerek müzikal bir formda sunulan Ozan Avşar, Ozan Arif, Hilmi Şahballı, Âşık Reyhani, Arif Sağ gibi ozanlarla tanıştıktan sonra âşıklık geleneğinin etkisi altında şiirler üretmeye başlayan ozan, bundan sonra âşık tarsi şiirler üretmiş, ve bu geleneğin gerektiği biçimde çalıp çığırmıştır… Ozan Avşar kendisini en çok etkileyen şairler arasında Abdurrahim Karakoç, Cemal Safi, Âşık Mahsûni, Âşık Veysel’i saymaktadır. Bir Belçika seyahatimde, Gent kentinde ikamet eden Ozan Avşar’ı telefonla aradım. Ertesi günü Brüksel’e gelerek buluştuk. LÜKSEMBURG 30 Ağustos 2011 sabahı Gent’ten Brüksel’e gelen Ozan Mustafa Avşar’ın otomobili ile, Lüksemburg’a müteveccihen yola çıkmıştık. Mükemmel otobanda yol alırken, sağda ve soldaki irili ufaklı yerleşim birimlerini seyretmiştim. Bir ülkeden başka bir ülkeye, yani Belçika’dan Lüksemburg’a girerken de “Nereye gidiyorsun?” diyen olmamıştı. Yani, artık Avrupa’da sınırlar kaldırılmıştı… Lüksemburg’a yaklaşırken, bir benzin istasyonunda konaklayıp, yemek yemiştik. Lüksemburg’a girişte de ilk olarak, bizim takımların ve milli takımımızın da maç yaptıkları stadyumu görmüştük. Burası minik bir ülkeydi ve yarım milyon dolayında nüfusu vardı. Nüfusun 80 bin kadarı İspanyol, 30 bini de İtalyandı. Bu ülkeyi yönetenlerin zaman zaman Türkiye’nin iç işlerine karışmaları ve hatta olumsuz sözler söylemeleri hep kanıma dokunmuştu. Tarihi köprüler, şatolar, saraylar ve Kale, Lüksemburg’un simgeleriydi. Örneğin kale ve surlar, UNESCO’nun dünya mirası listesine alınmıştı. Kentin içinde minik bir oto-tren ile turistik geziler yapılıyordu ve tabii biz de bu gezintilerden birine katılmıştık. Ayrıca Mustafa ile birlikte yürüyerek, şehrin altını üstüne getirmiştik! Hatta sokak ressamlarından birinin karşısına oturan Mustafa, bir de portresini çizdirmişti. Avrupa Birliği para birimi Euro burada da geçerliydi. Fakat komşu ülkelerde geçerli olan paralar ile de alış veriş yapabilmek mümkündü ve esnaf, hangi para verilirse alıyor ve paranın üstünü verirken de aynı birime uyuyordu. Bilindiği gibi, Avrupa Birliği oluşturulmadan önce, Belçika, Hollanda ve Lüksemburg, Benelüks adıyla bir birlik kurmuşlar ve özellikle ekonomik konularda birlikte hareket etmişlerdi. Lüksemburg bugün de Avrupa finans merkeziydi ve bankacılık hayli gelişmişti. Ülke AB’nin kurucuları arasında yer alıyordu. Esasen Avrupa Parlamentosu da buradaydı. Türkiye 03 Ekim 2005 tarihinde, AB katılım müzakerelerine burada başlamıştı.
M.Avşar’la Lüksemburg’da Kent merkezi motorlu vasıtalara kapatılmıştı. Burada cafeler, restoranlar, yolun ortasında çeşitli hareketlerle para toplamaya çalışan züğürt turistler vardı. Yeşil ve doğa, bölge insanının olmazsa olmazı idi. Herkes ağaçları, çiçekleri, çimleri korumakla görevli gibiydi. Anıtlar da korunması zorunlu eserler olarak kabul ediliyordu. Tüm tarihi kişiler ve olaylar anıtlaştırılmıştı. Son yıllarda klasik anıtların yerini soyut, çağdaş anıtlar alıyordu. Fiyatlar, Avrupa Birliği standartlarının altındaydı. Gerçi bana yine pahalı geliyordu ama; Mustafa, Lüksemburg’un, Belçika’ya oranla daha ucuz olduğunu, çünkü burada vergi alınmadığını söylemişti. Mustafa şu açıklamayı da yapmıştı: “Belçika daha pahalıdır ama; devlet aldığı vergiyi hizmet olarak halka çevirmektedir. Örneğin işsizlere maaş bağlanmakta ve sosyal hizmetler verilmektedir…Ayrıca Belçika bir hukuk devletidir.” Lüksemburg, hem ülkenin hem de başkentin adıydı. İdari yapılanmada ülke, 3 ile bölünmüştü. Bu üç il kendi içinde toplam 12 kantona ve bu kantonlar da 16 komüne ayrılmıştı. Ülkedeki komünlerden 12’si şehir statüsüne sahipti ve bunlar içinde en büyüğü başkent Lüksemburg’du. Ülkede demokratik parlamenter bir sistem vardı ama anayasal krallık sistemi yürürlükte idi. Krala “Dük” deniliyordu. Bu nedenle Lüksemburg’a “Dükalık” da denilmekteydi… Lüksemburg gezimizi tamamla dıktan sonra, gece Belçika’ya, Brüksel’e dönmüştük. Ertesi sabah kalkıp duşumu almış, traş olup dışarı çıkmıştım. Samsunlu fırıncıdan peynirli ekmeğimi alıp, Emirdağlı hemşehrimin kahvehanesinde çayımı içerken, Türkçe gazeteleri gözden geçirmiştim. O arada Metin Edeer gelmiş ve Mustafa’nın gelmekte olduğunu söylemişti. Nitekim öğle saatlerinde gelmiş ve bir süre onun yaşamı, şiir ve müzik çalışmaları hakkında bilgiler almıştım. O arada yanımıza gelen Fatih Camii imamı Emirdağlı Mevlüt Hoca; gelmişken Waterloo’ya gitmemi önermişti. Mustafa’nın da o güne kadar, o tarihi bölgeye hiç gitmemiş olması, hemen karar vermemize neden olmuştu. WATERLO Brüksel-Waterloo arası 30 km. idi. Mükemmel asfalt yolu çabucak katederek, Waterloo kasabasına ulaşmıştık. Burası şirin mi şirin bir yerleşim birimiydi. Ancak biz kent içinde fazla kalmadan, 2 km. ötedeki savaşın cereyan ettiği mekâna gitmiştik. Bilindiği üzere Waterloo, Fransa’nın ünlü imparatoru Napolyon’un son savaşını yaptığı yerdir. Bu savaş 1815 yılında İngiltere ve Almanya ittifak orduları ile, Fransa ordusu arasında yapılmıştır. Müttefikler, Fransa’nın kuzeydoğusuna doğru saldırmayı düşünürken Napolyon onlara Belçika’da bir engelleyici saldırıda bulunmuş, sonrasında bu Waterloo Savaşı’na dönüşmüştür. Öncelikle İngiliz ordusuyla karşılaşan Napolyon, üstün görünürken süvari birliklerinin yanlış bir manevrasıyla savaşı İngilizlerin lehine çevirmiş, en sonra Prusyalıların yetişmesi Fransızların yenilgisini bozguna dönüştürmüş ve savaş hemen hemen tüm Fransız ordusunun imhası ya da esaretiyle sonuçlanmıştır. İşte burada bugün, muhteşem bir abide bulunuyordu. Abidenin tepesine de heybetli bir arslan heykeli oturtulmuştu. Bu tepeye çıkabilmek için merdiven yapılmıştı ve elbette biz de doruğa kadar çıkarak; savaşın yapıldığı geniş araziyi temaşa eylemiştik. Bunun için buraya bir de büyük dürbün koymuşlardı. Daha sonra aşağıya inerek, panoramada, savaşın seyrini, resimlerden seyredip; sesli olarak da yaşadık. Buradaki gezimizi tamamladıktan sonra Ozan Avşar beni Brüksel’e bırakıp, sürekli yaşadığı Gent’e dönmüştü. Mustafa Avşar, şiiri ve musikiyi 24 saat yaşayan insandır. Bu nedenledir ki, şiirde de musikide de başarılı olmuş, kalıcı eserlerler yaratmış ve sanatını da değerini de kanıtlamıştır. Onun yakın bir gelecekte çok daha başarılı olarak, daha geniş çevrelerde bir Türk sanatçısı olarak iz bırakacağına inanıyorum.